Muhammed hazretleri, henüz kendisini peygamber ilan etmeden,
Mekke’nin tahsil görmüş en bilgili insanlarıyla oturup kalkardı. Peygamber
olduktan sonra, muhalifler ona karşı, “Hayır, bu bilgileri daha önce
kendileriyle irtibat olduğu şahıslardan almıştır, bu işin Allah’la ilgisi
yoktur” gibi eleştirilerde bulunmaya başlayınca, Nahl Suresi’nin 103.ayeti
ortaya çıkıyor.
Nahl-103. Muhakkak biliyoruz ki kâfirler: “Kur’ân’ı
Muhammed’e bir insan öğretiyor” diyorlar. Peygambere öğretiyor zannında
bulundukları kimsenin dili yabancıdır. Bu Kur’ân ise apaçık bir Arapçadır.
Şimdi bu ayetle ilgili olarak çeşitli tefsircilerin yorumlarına bakalım:
Şimdi bu ayetle ilgili olarak çeşitli tefsircilerin yorumlarına bakalım:
1. Ubeydullah bin Müslüm anlatıyor:
“Mekke’de çok bilgili iki Hristiyan köle vardı. Bunlar aslen
Iraklı idiler. Adları Yesar ile Hayr idi. Bunların birçok kitapları vardı.
Fırsat buldukça bu kitapları okurlardı. Muhammed de çoğu kez onlara uğrar,
kendilerini dinlerdi. Günün birinde, peygamberlik iddiası ile ortaya çıkınca,
muhalif olanlar, “Hayır, Muhammed bu bilgileri Allah’tan değil de adı geçen
kölelerden almıştır. Allah’ı ise işini sağlama almak için kullanıyor” demeye
başladılar. Bu yüzden, Nahl Suresi’nin 103.ayeti cevap olarak indi.”
2. Carullah Zamahşeri’nin “el-Keşşaf…” adlı tefsirinde ve Muhammed bin Cerir Taberi’nin ünlü Camiu’l Beyan adlı tefsirinde Nahl Suresi’nin 103.ayeti için şöyle deniyor:
2. Carullah Zamahşeri’nin “el-Keşşaf…” adlı tefsirinde ve Muhammed bin Cerir Taberi’nin ünlü Camiu’l Beyan adlı tefsirinde Nahl Suresi’nin 103.ayeti için şöyle deniyor:
“Mekke’de Tevrat ve İncil’i çok iyi bilen Cebr-i Rumi veya
Aiş ya da Yaiş adında bir demirci vardı. Kimileri de adı Yesar-i Rumi idi
diyorlar. Ayrıca onun yanında bir kardeşi de vardı, Muhammed sık sık bunlara
gidip kendilerinden bilgi alırdı. Muhammed, peygamberlikle görevlendirilince,
ona muhalif olanlar, “Muhammed bu bilgileri Allah’tan değil de, adı geçen
demirci köleden almış” demeye başladılar. Bunun üzerine Nahl Suresi’nin
103.ayeti indi.
3- İmam Suyuti, Lübabü’n-Nükûl adlı eserinde, Nahl
Suresi’nin 103.ayeti için şöyle diyor:
“Mekke’de Bel’am adında birisi vardı. Muhammed, sık sık ona
gider, kendisinden bilgi alırdı. Kimileri de, o dönemde Mekke’de Yesar ve Cebr
adlarında iki yabancının bulunduğunu, bunların çok kitapları olduğunu ve
Muhammed’in genellikle onlara uğrayıp kendilerinden yararlandığını
kaydediyorlar. Daha sonra, Muhammed peygamberlikle görevlendirilince,
muhalifler, “Hayır, yalan konuşuyor. Bu bilgileri Allah’tan değil; adı geçen
kişi veya kişilerden alıyor” demeye başladılar. Bu ağır itham üzerine Nahl
Suresi 103.ayeti indi.”
4- Kadı Beydavi, Envarü’t Tenzil adlı tefisirinde şöyle
diyor:
“Mekke’de Amr bin Hadremi’nin bir kölesi vardı. Adı Cebr-i
Rumi idi. Kimileri, bununla birlikte Yaser adında bir kölenin daha olduğunu
söylüyorlar. Kimileri de bu şahsın, Huveytıb’ın kölesi Aiş olduğunu
belirtiyorlar. Muhammed, peygamberlik iddiasında bulununca, muhalif gruplar,
“Muhammed, Kuran bilgilerini bu kölelerden alıyor, Allah’ı ise toplumu
etkilemek için kullanıyor” şeklinde eleştiriler yöneltmeye başladılar. Bunun
üzerine, Nahl Sures’nin 103.ayeti indi.”
5- Nesefi, “Medark …” adlı tefsirinde şöyle diyor:
“Huveytıb’ın Aiş ya da Yaiş adında bir kölesi vardı. Bazıları
da bunun isminin Cebr-i Rum-i olup Amr bin Hademi’nin kölesi olduğunu ileri
sürmüşler. Bu köleler, Tevrat ve İncil’i çok iyi bilirlerdi. Muhammed, daima
onlara uğrar ve kendilerinden bilgi edinirdi. Peygamberlik davası ortaya
çıkınca, inanmayanlar dedikodu yapmaya başladılar ve Kuran’ın dayanağının Allah
değil de bu şahıslar olduğunu, Muhammed’in aktardıklarının ise, sadece adı
geçen kişilerden öğrendiği bilgiler olduğunu söylemeye başladılar. Bu yüzden
ilgili ayet indi.”
6- Fahrettin-i er-Razi, Tefsiri Kebir adlı yapıtında şöyle
diyor:
“Mekke’de Tevrat ve İncil’i çok iyi bilen ve bolca da
kitapları olan bir köle vardı. Onun adı çok ihtilaflıdır. Kimisi Yeiş, kimisi
Addas, kimisi Cebr, kimisi Cebra, kimisi Bel’am diyor. Muhammed, sık sık uğrar,
ondan bilgi alırdı. Kuran olayı ortaya çıkınca, inanmayanlar zaman içinde ‘Bu
işin arka planında Allah değil de, adı geçen kişiler vardır’ demeye başladılar.
Kimileri de, ‘Aslında Kuran’ı, çok açıkgöz olan Hatice Muhammed’e öğretiyor;
fakat kendisi kadın olduğu için öne çıkamıyor, bu nedenle Muhammed’i öne
çıkarıyor, yani Kuran’ın baş aktörü Hatice’dir’ diyorlardı. İşte, bütün bu
itirazlara cevap mahiyetinde adı geçen ayet inmiştir.
7- Bazı kaynaklar da, “Nahl Suresi’nin 103.ayetinde
kendisinden söz edilen ve Muhammed’i etkileyen kişinin aslında Selman-ı Farisi
olduğunu, ayetin de bu iddiaları reddetmek için indiğini” yazıyorlar.
Acaba, iddia edildiği gibi, Selman-ı Farisi olsun, diğerleri
olsun- gerçekten adı geçen şahıslarda Kuran’ı ortaya çıkarabilecek bilgi
birikimi var mıydı ya da Muhammed’e aktardıkları bilgiler Muhammed’in
bildikleri, ürettikleriyle birlikte mi Kur’an’ı oluşturmuştu? Yoksa bu görüş
muhalefet tarafından ortaya atılan bir iftira mıydı? Selman-ı Farisi hakkında
bildiklerimiz şunlar:
Selman-ı farisi, aslen İranlı idi. Başta Zerdüştilik olmak
üzere, bütün dinler konusunda fevkalade kendisini yetiştirmiş bir insandı.
Kendisi aynı zamanda, hem çok zengin bir ailenin çocuğuydu, hem de onun ailesi İran’da
Zerdüştilik’te zirveye ulaşmış bir aileydi, din işlerine bakardı. Ticaret için
Şam tarafına gelmiş, dinler konusunda araştırma yapmak amacıyla da bir daha
memleketine dönmemişti. Yıllarca birçok papazdan İncil hakkında ders almış,
daha sonra Irak’a geçmişti. Bu süreç içerisinde en az on Hristiyan ve Yahudi
din âlimleri yanında kalıp, onlardan ders alarak kendisini “din”ler konusunda
son derece iyi yetiştirmişti. Daha sonra Muhammed ile buluşup ilişkilerini
derinleştirerek nihayet İslamiyet’e geçmişti.
Öylesine akıllı bir insandı ki, Hicri 5.yılında Müslümanlar
ile Mekke müşrikleri arasında Medine’de meydana gelen Hendek Savaşı’nda;
“Medine’nin etrafına hendek kazıp savunma yapalım” fikrini
ortaya atarak, Müslümanların savaşı kazanmalarını sağlamıştı. Hz. Ali, onun
hakkında “Selman tüm ilimlerde uzman bir kişiydi, onun ilmi bitmeyen bir denizdi”
demiştir. Selman’ın arkadaşları da kendisi için, “Selman lokman hekim gibiydi”
diyorlardı. Ebu Hüreyre, “Selman, hem Kuran’da hem de İncil’de uzman bir
insandı” demiş. Selman-ı Farisi, başarılarından dolayı, Medayın’a vali olarak
tayin edilmişti. İmam Zehebi, onun hakkında, “Selman’ın kavradığı bilgiler için
en az iki yüz elli yıllık bir zamana ihtiyaç vardır, hâlbuki Selman 70-80 yıl
yaşamıştır” diyor. Muhammed de onun hakkında, “Selman-ı Farisi, bizim ailenin
ferdidir. Selman, eğer ilim Süreyya yıldızında olsa gidip oradan alır”
demiştir.
Muhammed’in sık sık Selman’la geceleri uzun saatler bir
arada kaldığı ve Selman’ın engin bilgisinden yararlandığı rivayet edilmektedir.
Turan Dursun’un “Din Bu” adlı kitap serisinin dördüncü
cildinde, Bel’am, Yaiş, Addas, Yessar, Cebr ve İranlı Selman (Farisi) ve İman
adındaki yardımcılarından söz edilir. Bunlardan Bel’am, Yunanlı bir köleydi.
Yaiş ve Cebr (Yemenli) de birer köle idiler.
İlhan Arsel’in Şeriat’ tan Kıssalar adlı kitabının önsözünde
de Muhammed’in diğer öğreticileri/yardımcıları olarak Bahîra, Verkâ ve Abdullah
İbn-i Selâm’ın adları geçer.
Muhammed, kâtiplerini genellikle Yahudilikten ya da
Hristiyanlıktan dönme ya da İbranice ve Süryanice bilen kişilerden seçerdi. Bu
dillere vakıf değil iseler, öğrenmelerini isterdi. Örneğin, Hicret’in dördüncü
yılında kâtiplerinden Zeyd bin Sabit’e Yahudi yazısını öğrenmesini söylemiştir.
Söylendiğine göre, en ziyade yararlandığı kimselerin
başında, Hristiyanlıktan dönme Selman-ı Farisî ile, Yahudilikten dönme Abdullah
İbn-i Selam gelirdi. Siyer’in yazarları İbn-i İshak, İbn Hişâm ve Tabakat
yazarı İbn-i Sa’s gibi kaynakların bildirmesine göre, Selman-ı Farisî, Iranlı
bir “Mecusî” iken çok genç yaşta Hristiyanlığı kabul ederek Suriye’ye gelmiş,
daha sonra Bedevîler tarafından esir alınıp bir Yahudi’ye satılmış ve onun
tarafından Medine’ye getirilmiştir. Kölelikten kurtulmak için Muhammed’e
başvurup da onun tarafından satın alınmasıyla İslam’a girmiş ve azad olmuştur.
Hristiyan ve Yahudi dinlerini en iyi bilen birisi olarak Farisi, Muhammed’e
sadece din konusunda değil, yönetim ve savaş konusunda da Muhammed’e yardımcı
olmuştur. Hendek Savaşı olarak bilinen savaşta, Muhammed’e hendek kazılmasını
öneren kişinin Farisi olduğu söylenir.
Abdullah İbn-i Selam’a gelince, Tevrat’ı en iyi bilen Yahudilerden
birisiydi. Hz. Muhammed’in Medine’ye hicretinden sonra İslamiyet’e girmiştir.
Tevrat konusunda, Hz. Muhammed’e en fazla bilgi verenlerden biri olduğu kabul
edilir. O kadar ki, Hz. Muhammed onu, muhtemelen bu yardımlarından dolayı,
“Cennetlik olan on kişinin onuncusu” olarak tanımlamıştır. (Bkz. Sahih-i
Buhari… c.IX, s.81, ve c.X, s.25 vd.)
Muhammed bu kaynaklardan aldığı bilgileri, kendi günlük
siyasetine uyduracak şekilde değişikliklere sokmuştur. Ancak, bunu yaparken, “kıssa”ları
(masal ve hikâyeleri) bir teviye ya da belli bir sıra ve silsile esasına göre
değil, fakat Kuran’ın çeşitli surelerine ve bu surelerin ayetlerine
dağıtmıştır. Bazılarını da hadis olarak ifade etmiştir.
Bu yolla Tevrat’tan aktarılan bilgilerde zaman zaman hata
yapmış, Yahudilerin ve Hristiyanların itirazlarıyla karşılaşmıştır. Örneğin
İsa’nın annesi Meryem’le, Musa’nın kız kardeşi Meryem’i karıştırmış, İbrahim’in
babasının adını Terah yerine Azer yazmıştır. Buna benzer birçok konuda yaptığı
hatalar nedeniyle Yahudi ve Hristiyanlar başta olmak üzere bölge halklarının
büyük çoğunluğu peygamber olduğuna inanmamıştır.
Muhammed’in peygamberliğini ilan etmezden önceki döneminde
bir hazırlık safhasından geçtiği bilinmektedir. Bu hazırlık öncesi, çocukluk
döneminde daha 12 yaşlarında iken Rahip Bahira ile yaptığı görüşmeden
kaynaklanan bir şartlanmayı belirtmekte fayda var. Ardından ekonomik sıkıntılar
yaşaması, çobanlık yapmak zorunda kalması, amcasının kızıyla evlenme isteğinin
reddedilmesi gibi olaylar onu kamçılamış ve düzene karşı bir pozisyona
getirmiştir. Bu dönemde Mekke’de putperestlerden sonra güçlü olarak Hanifler
bulunmaktaydı.
Hanifler, putlara karşı çıkıyor ve tek Tanrıya ve İbrahim
peygambere inanıyorlardı.
Muhammed de Haniflerin etkisi altında kalmış ve onlarla
birlikte olmuştu.
O dönemde bizzat Hanif olarak zikredilen pek çok kişinin
isimleri geçmektedir. Bunlardan bazıları, Kus b. Saide el-İyadi , Zeyd b. Amr
b. Nüfeyl , Umeyye b. Ebi’s-Salt, Erbab b. Riab, Süveyd b. Amr el-Müstalaki,
Ebu Kerb Es’ad el-Himyeri, Veki’ b. Seleme el-İyadi, Umeyr b. Cündeb el-Cüheni,
Adi b. Zeyd el İbadi, Ebu Kays Sırme b. Ebu Enes, Seyf b. Züyezen, Varaka b.
Nevfel el-Kureşi, Amir b. Zarb el-Udvani, Abdüttabiha b. Sa’leb, İlaf b. Şihab
et-Temimi, Mütelemmis b. Umeyye el-Kenani, Züheyr b. Ebi Sülma, Halid b. Sinan
el-Absi, Abdullah el-Kudai, Abid b. Ebras el-Esedi, Ka’b b. Lüey gibi
zatlardır.
Cahiliye döneminin kayda değer Hanif şahsiyetlerden ve
Kureyş’in hanifliği yaşatanlarından Varaka b. Nevfel (Waraga bin Neufol - Waraga bin Nawfal),
Osman b. Huveyris, Ubeydullah b. Cahş bilhassa zikredilmesi gerekenlerdendir. O
günün içinde bulunduğu durumu yansıtması açısından önem arz etmektedir. Varaka
b. Nevfel eski kitapları okuyan âlim bir kimseydi.
Bu dönem Haniflerinin ortak özelliklerini şöylece özetlemek
mümkündür:
Putları ve her türlü şirki reddetmek, mensubu bulundukları
kavmin yanlış adet ve inanışlarına karşı çıkmak, cehaletin ortadan kaldırılması
için faaliyette bulunmak, kavimlerinin baskılarından kurtarmak için onlardan
uzaklaşarak inzivaya çekilmek ve yaratıcıyı düşünmektir. Tarihçiler, Haniflerin
bazılarının kutsal kitapları, sayfaları ve Zebur’u okuduklarını, birçoğunun
İbrahim’in dini üzere yaşadığını, bir kısmının da onun kelimelerini
aradıklarını, bu uğurda çeşitli sıkıntılara katlandıklarını, yolculuklara
çıktıklarını, rahip ve hahamlarla görüşüp onlara sorular sorduklarını, ancak
aradıklarını bulamadıkları için Yahudilik ve Hıristiyanlığa girmediklerini,
İbrahim’in dinine inanmış olarak öldüklerini bildirmektedir.
Hanif kelimesi en eski kullanımı itibariyle Sami dil
ailesine giren dillerde görülmekteydi. Ancak Kur’an’da kast edilen mananın
dışında bir anlam taşımaktaydı. Kur’an’da müspet bir anlam yüklenen Hanif
kelimesi, söz konusu dillerde menfi anlamda kullanılmakta olup, İslam
literatüründe cahiliye tanımlamasına hemen hemen denk düşmektedir. Mesela;
ahlaksız, dinden dönen, müşrik, kaba ve yalancı vs… anlamları da verilmiştir.
Diğer taraftan Hanif kelimesi, ahlaksız, dinsiz; Süryanice de ise murdar anlamlarında
kullanılmıştır. Hanif kelimesine yalancı, ikiyüzlü ve müşrik manaları da
verilmiştir. Hristiyan Süryaniler, “Hanif” kelimesini ayrılıkçı Hristiyan
mezheplerini nitelemek için de söylemişlerdir. Arapça da ise sapıklıktan doğru
yolu bulmak anlamında olan “hanefe” den türediği söylenmektedir. Açıkçası
putlardan uzaklaşarak tek İlaha inanan kimse demektir.
Arapların putperestliği zayıflamaya yüz tutmuş, Hristiyanlık
bir birine karşı fırkalara bölünmüş, Yahudilik ise dindeki hâkimiyetlerini
muhafaza için, Arapları kendi içlerine almayan seçilmiş bir topluluğun dini
durumuna gelmiştir. Diğer taraftan tevhid anlayışı Mecusilikten alınma zıt
unsurlar sebebiyle zayıflamaya yüz tutmuştur. Kaynakların ifadesinden de
anlaşılacağına göre aynı bölgelerde beraber yaşamış olan Sâbîîlik ve onun
istihalesi durumunda olan putperestlik, Haniflikle karşı karşıya gelmiştir.
Araplar çoğunlukla ifrat derecesine varan bir hayat
yaşamışlardır. Özellikle yol kesmek, yağma ve çapulculuk, mağlup olan
kabilelerin hürriyet hakkı ile beraber kişisel haklarının da galibin eline
geçmesi, savaşta yenilen kabile hakkında her türlü haksızlığın serbest olması
gibi anlayışlar, ataların geleneği sayılmıştır. Hatta aynı ırktan olan
kabileler, sürekli birbirlerini boğazlamaktan geri kalmamışlar ve bundan zevk
alır hale gelmişlerdir. Bütün Arap yarımadası cehalet ve anarşi kâbusları
altında eziliyordu. Şiir, edebiyat ve diğer teşkilatlar bakımından nispeten
ileri olan Araplar, iman, fikir ve ahlak bakımından çok geri kalmışlarıdır.
Hatta bu şiirlerden bir tanesi de Kuss b. Sâide tarafından Ukkaz Panayırında
söylenmiştir.
“Ey insanlar!
“Allah’a yemin ederim ki bunda ne bir hata var ne de yanlış,
Allah katında bizim bu dinimizden daha hayırlı olan bir din
var.
Onun gelmesi yaklaşan bir elçisi var, gölgesi başımızın
üstüne düştü.
Ona ulaşan ve kendisine uyana müjdeler olsun.
Ona muhalefet edene yazıklar olsun.
Geçen çağlara ve hayatlarını gaflet içinde geçiren
milletlere yazıklar olsun” diyerek tabiri caizse İsa’ya yol açan Yahya rolü
üstlenmiştir...
Kuss b. Sâide bu şiirini okurken Muhammed’in onu dinlemesi
de ayrı bir anlam taşımaktadır. Arap Yarımadasına komşu olan devletlerin
Hristiyan, Yahudi ve Ateşperest olmaları, yöneticilerin zalimane hareketleri,
bu halkların başka bir din aramalarına sebep olmuştur. Hristiyanlar, Yahudiler
ve Farisilerin dini görüş, fikir ve inançları beklenen ıslah edici bir
peygamberin gelişi için zemin hazırlamıştır. Bundan sonra Arapların o zeminde
karşılaşacakları peygamber Muhammed ve din de İslamiyet olacaktır.
Hilful-Fudul ve Muhammed Üzerindeki Etkileri:
Muhammed’in gençlik dönemindeki Kureyş’de düzen çok
bozulmuş, başıbozuk bir kaos ortamı oluşmuştu. Haram aylar denilen savaşılması
günah kabul edilen Zilkade, Zilhicce, Muharrem ve Receb aylarında dahi
kabileler arasında savaşlar oluyordu. Bu kuralı çiğneyenlerden biri de
Muhammed’in amcası Kureyş-Kinane ittifakının komutanı Zübeyir bin Abdülmuttalip
idi ve 18-20 yaşlarında iken Muhammed’de bu savaşa katılmıştı. Son 4 Ficar
savaşı ile birlikte Mekke’de karışıklık iyice arttı. Haksızlıklar,
hırsızlıklar, gasp, despotluk, güçsüz olanların ezilmesi, hukuksuzluk had
safhaya varmıştı.
Öyle ki Mekke’ye hacca veye ticarete gelenler dahi
soyuluyor, taciz ve tecavüze uğruyordu.
Bunların hakkı, hukuku gözetilmiyordu. Son olarak Yemen’li
bir tacirin mallarının parası ödenmeyince, tacir Hilful Ahlaf denilen oluşuma
müracaat etti ama yardım alamadı. Bunun üzerine feryat edip Mekke’de
mağduriyetini dile getiren şiir okuyarak sesini duyurmaya çalıştı.
Bu durumdan etkilenenler Mekke’li zenginlerden Abdullah b.
Cudan’ın evinde biraraya gelerek toplandılar ve Hilful-Fudul adlı sivil örgütü
kurdular. Bu oluşumun içinde yer alanlar arasında Ebu Bekir ve Muhammed de
vardı.
Hılfılfudul adıyla anılmasının nedeniyse; Araplar arasında
bu isimle anılan birçok antlaşmanın daha önce yapılmasıydı. Bunlardan en
meşhuru; curhum kabilesinin Kureyş’ten önce böyle bir antlaşma ve dayanışma
yapmasıydı. Bunlar; fadıl b. fudale, fadıl b. vedea ve fadıl b. haris isimli
curhum kabilesinin ileri gelen kişileridir. Bu kişilerin isimleri fadıl
olduğundan bu harekete de fadılların ittifakı anlamında hılfılfudul adı
verilmiştir.
Toplantıda ettikleri yemin ise şöyleydi:
“Allah’a yemin olsun ki, Mekke şehrinde birine haksızlık ve
zulüm yapıldığı zaman hepimiz, o kimse ister iyi ister kötü ister bizden ister
yabancı olsun, kendisine hakkı verilinceye kadar tek bir el gibi hareket
edeceğiz. Denizlerin bir kıl parçasını ısıtacak suyu bulundukça, Hira ve Sebir
dağları yerinde kaldıkça ve üzerinde dağ tekeleri otladıkça bu yemine aykırı
davranmayacağız ve birbirimize maddi yardımda bulunacağız.” (İbn Sa’d, Tabakat,
I, 129)
Bu oluşuma katılanların ilk işi, As b. Vail’e giderek
Yemenli’nin malını ondan almak ve Yemenli’ye teslim etmek oldu. O günlerde,
Has’am kabilesinden Yemenli bir tacir, kızı ile birlikte hac için Mekke’ye
gelmişti. Şehrin despot kişilerinden Nübeyh b. Haccac’ın, kızını zorla elinden
alması üzerine tacir, Hilfu’l Fudul’a gitti. Hilf mensupları hemen Nubeyh’in
evini kuşattılar ve kızı alıp babasına teslim ettiler.
Eraş kabilesine mensup birinden mal satın alan Ebu Cehil,
parasını ödemedi. Muhammed’le birlikte Ebu Cehil’e gidildi ve hiç bir itiraz
olmadan parası alındı.
Sümale kabilesine mensup bir tacir Mekke’nin ileri
gelenlerinden Übey b. Halef’e mal satmış, fakat parasını alamamıştı. Çaresiz
kalan tacir Hilfu’l-Fudûl’a başvurdu. Teşkilat mensupları ona Übeyy’e gidip
parasını tekrar istemesini, vermediği takdirde kendilerinin bizzat alacaklarını
bildirmesini söylediler. Bunun üzerine Übey, parayı hemen ödedi.
Bu sivil inisiyatifin olumlu girişimleri Mekkeliler arasında
takdirle karşılandı, örgüt mensuplarına karşı güven ve saygı oluşturdu.
Bu örgütün, Muhammed’in kişiliğinin oluşturmasında,
çevresiyle ilişkilerinin geliştirmesinde, itibar oluşturmasında etkisi büyük
olmuştur.
Peygamberliği ilan ettikten sonraki dönemde dahi Hilful
Fudul’dan övgüyle söz etmiş ve “Yine çağrılsam gider katılırım.” demiştir.
(Müsned, I, 190, 317)
Hatice ve Varaka:
Hatice binti Huveylid b. Abdul Uzza’nın doğum tarihi kesin
olarak bilinmemekle birlikte, Milâdi 555. yılında olabileceği söylenmektedir.
O, Arapların Kureyş kavminin Hâşimiler boyundan olup babası
Huveylid, annesi Fâtıma’dır.
Muhammed ile evlenmeden önce üç evlilik yapmıştır. Hatice
ilk önce Varaka ibn-i Nevfel’e nişanlanmış ancak nikâh yapılmamıştır. İkinci
kez künyesi Ebu Hale olan İbn-i Nebbaş ile nikâhlanır. Ebu Hale’nin vefatından
sonra Atik ibn-i Abid ile evlenir. Atik’in de vefatından sonra amcaoğlu Sayfi
ibn-i Umeyye ile evlenir. O’nunda ölümü üzerine dul kalır. Bu evliliklerinden
aşağıdaki çocukları doğmuştu:
1. Ebu Hale’den Hind isimli oğlan çocuğu.
2. Atik’den yine Hind isimli kız çocuğu
3. Sayfi’den Muhammed isimli oğlan çocuğu.
Hatice’nin iki çocuğunun isminin de Hind olmasına binaen
künyesi de Ümm-i Hind olmuştur.
Hatice çok zengindi ve ticaretle uğraşmaktaydı. Ücretle
tuttuğu adamlarla Şam’a ticaret kervanları düzenlerdi. Muhammed’le tanıştı ve
ondan hoşlandı, ona ticaret ortaklığı önerdi ve onun başkanlığında bir ticaret
kervanını Şam’a gönderdi. Aynı zamanda hizmetkârı Meysere’yi de onunla beraber
gönderdi. Hatice bu ticaret kervanından çok memnun oldu. Daha önce gönderdiği
ticaret kervanlarına nazaran, bu sefer daha fazla kâr elde etti.
Hatice, Muhammed hakkında Meysere’yi de dinleyince, ona olan
itimadı ve sevgisi daha da arttı. Ona anlaştıkları ücretten fazlasını verdi ve
Muhammed ‘e evlenme teklifinde bulundu.
Hatice, Hz. Muhammed ile 4.evliliğini yaptığında 40
yaşlarında, Muhammed ise 25 yaşlarında idi.
Evliliklerinden 4 oğlu oldu; Kasım, Tayyip, Tahir, Abdullah
dördü de vefat ettiler. 4 de kızı oldu; Rukiyye, Ümmü Gülsüm, Zeyneb, Fatima.
40 yaştan sonra 8 çocuk.
(Bazı kaynaklara göre Tayyip ve Tahir, Abdullah adlı oğlunun
lakapları olarak belirtilir.)
Hatice, Hz. Muhammed’i amcazadesi Varaka Bin Nevfel ile
tanıştırdı. Varaka Hristiyan’dı ve bilimle ilgiliydi. Aynı zamanda Nasturi
rahibi olan Varaka Mekke’nin de rahibi ve vaiziydi. Tevrat ile İncil’i de
iyiden iyiye incelemiş ve Arapçaya tercüme etmişti. Çok bilgili ve Filozof bir
adamdı. Dinler tarihini çok iyi biliyordu. O araştırmaları sonucunda puta
tapıcılığı bırakıp Hristiyanlığı kabul etmişti.
Varaka Bin Nevfel Muhammed’i sevdi. Onun dini konulara olan
ilgisi hoşuna gitmiş ve yakınlık duymuştu. Bilgili olduğu için Hz. Muhammed’de
ona saygı ve ilgi gösteriyordu. Varaka’yı her zaman ziyaret ediyordu. O da Ona
Tevrat’ı baştanbaşa okudu. Âdem’den İsmail’e kadar bütün Peygamberlerin
menkıbelerini anlattı. Musa’nın dinini nasıl kurduğunu, İsa’nın
Hıristiyanlığını da izah etti. Vahdaniyet-i ilahiye’yi derinden derine anlattı,
fikir ve halvet yollarını gösterdi.
Türk tarihçisi Enver Behnan Şapolyo’ya göre, Muhammed 15
sene boyunca Varaka bin Nevfel tarafından eğitilmiş ve Tevrat ve İncil’de yer
alan bilgiler ona öğretilmiş ve yetiştirilmiştir.
Kaynak: İbni Hişam, Sîre: 1/254; İbni Kesîr, Sîre: 1/404
Yemen’li Rahman- Müseylimetül Kezzab
Muhammed zamanında Yemen’de çok önemli bir kabile reisi vardır
ve peygamberliğe soyunmuştur. Adı Yemame Rahman’idir.
Bu Yemame Rahman’i oldukça kültürlü, zeki ve saygın bir
kişidir. Araplar arasında oldukça nüfuzludur. Muhammed’in bu kişiyle
diyalogları olmuş, ona büyük saygı duymuştur. Hatta onunla ilişkisi öyle bir
dereceye gelmişti ki, Mekkeli inanmayanlar,
“Bize ulaşan bilgiye göre, Yemâme’deki şu adam, Rahman denen
kişi öğretiyor sana Müslümanlığı. Kuşkun olmasın ve yemin ederiz ki, biz hiçbir
zaman Rahman’a inanmayız.” demişlerdir. (Siratu Ibn Ishak, Muhammed Hamidullah
180/254)
Rahman insanlar arasında kullanılan bir isimdi. Ve ilginçtir
ki, Arap dilindeki birçok kelime Sankstritcedir, çok tanrılı Hint bölgesi
diline aittir.
Mekkeli Araplar, Muhammed’in İslam kelimesini bile Bu Rahman
denen kişiden aldığını iddia ediyorlardı.
Bu Yemameli Rahman, peygamberlik savında bulunduğu zamanlar
bir diğer adı da “Müslim” di. Yani, İslam oluşturulmadan önce adamın bir adı da
Müslim! Tabii, daha sonra peygamberlik savında Muhammed başarılı olunca, Müslümanlar
alay etmek için “Müseylime” ve “çok yalancı” anlamında “Kezzab” ismini de
eklerler. Daha sonra da İslam’ın tarihi derlenirken, bu Rahman ile ilgili
bilgilerin büyük çoğunluğu imha edilmiştir, ilerde sorun çıkmasın diye. Yine de
elde kalabilen bu kadar bilgi bile durumu gayet iyi açıklayabilmektedir.
Yemen, o zamanlarda Mısır dâhil Ortadoğu ve Hindistan’a
kadar ki uygarlıklar için önemli ticaret noktalarından biriydi. Aynı zamanda
din olarak da Musevilik, Hristiyanlık ve Müslümanlığın temeli olan Sabiilik
vardı. Bunun yanında Musevilik ve Hristiyanlık da sonradan yerleşmişti, tıpkı
Medine’de Yahudiliğin yerleşmiş olması gibi. Yemen bu yüzden ticari olduğu gibi
bir dinsel merkezdi de aynı zamanda.
Rahman denen kişi Yemen’in Ezd kabilesinden, bilgelik ve
nüfuzuyla saygı gören bir başkandı.
Muhammed, peygamberliğini ilan etmeden önce, karısı Hatice tarafından
ticari amaçlı olarak Yemen’e de gönderilmişti. Yemen’de o zamanlar çok önemli
olan Hubase fuarına katılmıştı. Zaten Rahman’la da burada tanışmıştı. (Kaynak:
Muhammed Hamidullah, İslam Peygamberi 1/61)
Muhammed’in içinden çıktığı Evs ve hazrec kabileleri de, o
zaman ki Arap kabileler topluluğundan birçoğunu içine alan Ve Rahman isimli
kişinin de içinden çıktığı Ezd kabilesinden ayrılmaydı.
Yani kısacası, Muhammed ve Rahman uzak ta olsalar sonuçta
akrabaydılar.
Yemen kökenli bu Ezd kabilesi Muhammed için çok önemliydi.
Buna örnek olarak çok sağlam iki hadis aktaralım:
“Emanet Ezd’dedir.” -Tirmizi,Sunen,no 3936-
“Ezd kabilesinden olanlar, Allah’ın yeryüzündeki Arslanlarıdırlar.
İnsanlar onları alçaltmak isterlerken, Allah onları yükseltir. Öyle bir zaman
gelecektir ki, kişi hep ‘keşke babam bir Ezd’li olsaydı, keşke anam bir Ezd’li olsaydı’
diyecek” -Tirmizi, no:3937-
İşte bu yüzden, bu Yemen ve Ezd kabilesi sevgisinden
Muhammed, “iman Yemenlidir, hikmet de Yemen’lidir” demiştir. Sadece sevgisinden
değil tabii, Yemen’in o zamanlar bir dinsel merkez olması, bütün dinlerin
kaynağı olan Sabiiliğin orada merkezi din olmasıdır. Muhammed’e göre iman
dolayısıyla dini oluşturan her şey, ibadetlere kadar Yemenlidir, Sabiilik
kökenlidir. Bu nedenle Rahman hiç de önemsiz bir insan değildir Muhammed için.
Nitekim peygamberliği Muhammed’e kaptırmak istemeyecek,
kendisi de peygamberliğini ilan edecek, başarılı olamayınca 148 yaşında
olmasına rağmen Muhammed’e peygamberlikte ortaklık dahi teklif edecektir.
Evet, bazı bilgiler gerçekten şaşırtıyor insanı. Ama
olmayacak bir şey de değil.
Üstelik bazı kaynaklara göre, Muhammed’den 20 yıl önce
peygamberliğini ilan etmiş.
Hicret’in 10. yılında Muhammed’e şu satırlarla ortaklık
teklif ettiği rivayet edilir;
“Tanrı elçisi Müseylime’den, Tanrı elçisi Muhammed’e
mektuptur. Sana esenlikler dilerim.
Ben Peygamberlikte sana ortak edildim. Yeryüzünün yarısı
bize, yarısı Kureyşlilere aittir, fakat Kureyşliler adaletle hareket etmezler.”
Peygamber’in, Yemâme halkına öğretmen olarak gönderdiği
Reccal bin Unfuva, Müseylime ile çok iyi arkadaş olmuştu. Ve Tanrı’nın
Müseylimeyi, Muhammed’e ortak ettiğine tanıklık ediyordu. Margoliuth’a göre ise
Muhammed peygamberlikte Yemenli Rahman’ı taklit etmişti.
Rahman’dan Örnek Ayetler:
“Allah yüklü deveye in’am etti. Ondan koşan bir yavru
çıkardı. Sifak (alt deri) ile hasa (barsak) arasından.”
“Salih insanlar gecelerini uyumadan, ibadetle geçirirler,
gündüzleri de gökteki bulutların ve yağmurların kuvvetli tanrısı için oruç
tutarlar.”
“Tanrıyı her eksikten tenzih ederim ki, O dirilme zamanı
geldiğinde, acayip bir biçimde diriltir. Sizi göğün katına yükseltir. O sizin
hardal tanesi kadar da olsa işlerinizi ve gönlünüzden geçeni bilir. İnsanlar bu
yüzden ziyana uğrar ve lanete katlanırlar.”
“Renkleri kara olduğu halde sütleri beyaz olan koyunlar üzerine
ant içerim ki.”
“Ektiğiniz yerleri koruyunuz; yoksul olanları yurdunuza
kondurunuz, azgınları yurdunuzdan uzaklaştırınız.”
(Bahriye Üçok’un “Dinden Dönenler ve Yalancı Peygamberler”
kitabından)
Yemameli Rahman Müslim’den birkaç ayet daha;
Tohum ekerek,
Ekin yetiştirenlere,
Ekinleri biçenlere,
Buğdayları savuranlara,
Sonra öğütenlere,
Onlardan ekmek yapanlara,
Bu ekmekleri ufak ufak doğrayarak,
Et suyunda ıslatanlara,
Ve bunların üzerine,
Sadeyağ dökerek yiyenlere,
Şerefine ant içerek temin ederim ki;
Siz hayvan besleyerek, çadırda yaşayanlardan,
Daha meziyetlisiniz.
Binalarda yaşayanlar da size üstün gelmedi.
Karanlıkları basan gece,
Siyah Kurt,
Ve yaşına basan,
Çatal tırnaklı hayvan adına andolsun ki;
Üsseyid’lerin,
Harem’in hürmetini çiğnememiş
Olduklarını teyit ederim.
Aşağıdakiler de Kur’an’dan:
Naziat/1-5:
O daldırıp çıkaranlara,
Usulcacık çekenlere
Serdar Kaangil
Kur'an-ı Kerim - Diyanet İşleri Başkanlığı
Naziât Suresi - 1-5 . Ayet Tefsiri
Ayet
وَالنَّازِعَاتِ غَرْقاًۙ ﴿١
وَالنَّاشِطَاتِ نَشْطاًۙ ﴿٢
وَالسَّابِحَاتِ سَبْحاًۙ ﴿٣
فَالسَّابِقَاتِ سَبْقاًۙ ﴿٤
فَالْمُدَبِّرَاتِ اَمْراًۢ ﴿٥
﴾1﴿ Yemin olsun, batmak üzere yükselenlere;
﴾2﴿ Sâkin ve düzenli hareket edenlere;
﴾3﴿ Yüzdükçe yüzenlere;
﴾4﴿ Yarıştıkça yarışanlara;
﴾5﴿ Emri uygun yol ve yöntemle yerine getirenlere!
Allah Teâlâ bazı varlıklara yemin ederek sûrenin ana konusu olan kıyamet ve öldükten sonra dirilme olayının mutlaka gerçekleşeceğini vurgulamıştır. Müfessirler, adlarına yemin edilen bu varlıkların neler olduğu konusunda farklı görüşler ileri sürmüşlerdir.
a) Bunların hepsi meleklerdir. İlk âyette “batmak üzere yükselenler” diye çevrilen nâziât kelimesinin anlamları içinde “kuyudan kova ile su çekenler” mânası da vardır. İnsanların ruhlarını bedenlerinden çekip çıkaran ölüm meleği ve yardımcıları bu sıfatla nitelendirilmiştir. Sözlükte “boğmak” anlamına gelen garkan kaydı, burada ölüm meleklerinin inkârcıların ruhlarını şiddetle çekip çıkarmalarını, “Sakin ve düzenli hareket edenler” diye çevrilen nâşitât ise müminlerin ruhlarını incitmeden hafifçe çekip alan melekleri ifade eder. “Yüzdükçe yüzenler”den maksat ise ya Allah’ın emrini yerine getirmek için gelip giderken ufuklarda denizde yüzer gibi hareket eden veya dalgıcın denizde yüzdüğü gibi insan bedeninde yüzerek ruhunu çıkartan meleklerdir. “Yarıştıkça yarışanlar” ise müminlerin ruhlarını cennete, kâfirlerin ruhlarını cehenneme götürürken birbirleriyle yarışan meleklerdir. “Emri uygun yol ve yöntemle yerine getirenler”e gelince bunlar da evrenin nizamında Allah tarafından kendilerine verilen işleri yerine getiren meleklerdir.
b) İnsanların ruhlarıdır. Ölüm anında bedenlerinden zorlukla veya kolaylıkla ayrıldıkları, hızla ruhlar âlemine vardıkları, ruhlar âlemindeki makamlarına yarışırcasına gittikleri ve işleri yöneten meleklerin katına yükseldikleri için bu vasıflarla anılmışlardır.
c) Gaziler anlatılmaktadır. Yayları iyice gererek ok attıkları, oklarını kolayca fırlattıkları, karada hızla yürüdükleri ve denizde yüzdükleri, düşmanla savaşta yarışırcasına vuruşarak ileri geçtikleri ve savaş işlerini yürüttükleri için bu sıfatlarla nitelenmişlerdir.
d) Yıldızlardan söz edilmektedir. Bir ufuktan doğup diğerinden battıkları, bir burçtan diğerine yavaş ve düzenli bir şekilde akıp gittikleri, yörüngelerinde yüzerek yol aldıkları, hızları farklı olduğundan yarışır gibi birbirlerini geçtikleri ve Allah’ın koyduğu kanunlar uyarınca işlevlerini yerine getirdikleri için bu vasıflarla nitelenmişlerdir. Biz bu anlayışa daha yakın bir çeviri yapmış olduk.
Râzî âyetlerde bu mânaların hepsinin mevcut olma ihtimalinin bulunduğunu söylemiştir (daha fazla bilgi için bk. XXXI, 27-32; Şevkânî, V, 430-432; Elmalılı, VIII, 5552-5556; Ateş, X, 302-303).
Kaynak : Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 5 Sayfa: 545-547
- Hz. Muhammed’e Dair Bir Yahudi Efsanesi-Ma‘ase Mahmat Adlı Risalenin Yeniden Tahkik ve Tercümesi.pdf
- Kur’an’ın Kökeni 1-2.pdf
- Bilinmeyen yönleriyle, Hz. Muhammed’in ölümü.pdf
Kur'an-ı Kerim - Diyanet İşleri Başkanlığı
Naziât Suresi - 1-5 . Ayet Tefsiri
Ayet
وَالنَّازِعَاتِ غَرْقاًۙ ﴿١
وَالنَّاشِطَاتِ نَشْطاًۙ ﴿٢
وَالسَّابِحَاتِ سَبْحاًۙ ﴿٣
فَالسَّابِقَاتِ سَبْقاًۙ ﴿٤
فَالْمُدَبِّرَاتِ اَمْراًۢ ﴿٥
﴾1﴿ Yemin olsun, batmak üzere yükselenlere;
﴾2﴿ Sâkin ve düzenli hareket edenlere;
﴾3﴿ Yüzdükçe yüzenlere;
﴾4﴿ Yarıştıkça yarışanlara;
﴾5﴿ Emri uygun yol ve yöntemle yerine getirenlere!
Allah Teâlâ bazı varlıklara yemin ederek sûrenin ana konusu olan kıyamet ve öldükten sonra dirilme olayının mutlaka gerçekleşeceğini vurgulamıştır. Müfessirler, adlarına yemin edilen bu varlıkların neler olduğu konusunda farklı görüşler ileri sürmüşlerdir.
a) Bunların hepsi meleklerdir. İlk âyette “batmak üzere yükselenler” diye çevrilen nâziât kelimesinin anlamları içinde “kuyudan kova ile su çekenler” mânası da vardır. İnsanların ruhlarını bedenlerinden çekip çıkaran ölüm meleği ve yardımcıları bu sıfatla nitelendirilmiştir. Sözlükte “boğmak” anlamına gelen garkan kaydı, burada ölüm meleklerinin inkârcıların ruhlarını şiddetle çekip çıkarmalarını, “Sakin ve düzenli hareket edenler” diye çevrilen nâşitât ise müminlerin ruhlarını incitmeden hafifçe çekip alan melekleri ifade eder. “Yüzdükçe yüzenler”den maksat ise ya Allah’ın emrini yerine getirmek için gelip giderken ufuklarda denizde yüzer gibi hareket eden veya dalgıcın denizde yüzdüğü gibi insan bedeninde yüzerek ruhunu çıkartan meleklerdir. “Yarıştıkça yarışanlar” ise müminlerin ruhlarını cennete, kâfirlerin ruhlarını cehenneme götürürken birbirleriyle yarışan meleklerdir. “Emri uygun yol ve yöntemle yerine getirenler”e gelince bunlar da evrenin nizamında Allah tarafından kendilerine verilen işleri yerine getiren meleklerdir.
b) İnsanların ruhlarıdır. Ölüm anında bedenlerinden zorlukla veya kolaylıkla ayrıldıkları, hızla ruhlar âlemine vardıkları, ruhlar âlemindeki makamlarına yarışırcasına gittikleri ve işleri yöneten meleklerin katına yükseldikleri için bu vasıflarla anılmışlardır.
c) Gaziler anlatılmaktadır. Yayları iyice gererek ok attıkları, oklarını kolayca fırlattıkları, karada hızla yürüdükleri ve denizde yüzdükleri, düşmanla savaşta yarışırcasına vuruşarak ileri geçtikleri ve savaş işlerini yürüttükleri için bu sıfatlarla nitelenmişlerdir.
d) Yıldızlardan söz edilmektedir. Bir ufuktan doğup diğerinden battıkları, bir burçtan diğerine yavaş ve düzenli bir şekilde akıp gittikleri, yörüngelerinde yüzerek yol aldıkları, hızları farklı olduğundan yarışır gibi birbirlerini geçtikleri ve Allah’ın koyduğu kanunlar uyarınca işlevlerini yerine getirdikleri için bu vasıflarla nitelenmişlerdir. Biz bu anlayışa daha yakın bir çeviri yapmış olduk.
Râzî âyetlerde bu mânaların hepsinin mevcut olma ihtimalinin bulunduğunu söylemiştir (daha fazla bilgi için bk. XXXI, 27-32; Şevkânî, V, 430-432; Elmalılı, VIII, 5552-5556; Ateş, X, 302-303).
Kaynak : Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 5 Sayfa: 545-547
- Hz. Muhammed’e Dair Bir Yahudi Efsanesi-Ma‘ase Mahmat Adlı Risalenin Yeniden Tahkik ve Tercümesi.pdf
- Kur’an’ın Kökeni 1-2.pdf
- Bilinmeyen yönleriyle, Hz. Muhammed’in ölümü.pdf



Hiç yorum yok:
Yorum Gönder